5.03.2010

Rıdvan

Papazın çayırı blogundan, noktasına virgülüne dokunmadan;

Anneannemin yüzünde kocaman bir gülümseme, hepimizin kapının önündeyiz, annem de bana tatlı tatlı bakıyor. Allahım bir heyecan sarıyor ki beni, belli afilisinden bir hediye gelmiş. Bacak kadarız ama biliyoruz kardeşim, Anneannem ne zaman yüzünde o ifadeyle gelse, annem ne zaman bana öyle baksa, hoş bir oyuncak benim olmuş oluyor. Heyecanlanıyorum heyecanlanmasına da, bu sefer ki hediye belli ki biraz farklı. Yeşil bir poşetin içinde yaldızlı bir ambalaj var. Biraz şevkim kırılıyor, gömlek mömlek, o tipte bir şey olabilir, onların da oynanacak bir tarafı yok, bir kere usulen giyiliyor sonra da zamanı geldikçe giyilmeye devam ediyorlar. Çok büyük bir merakım yok gömleklere, kazaklara veya o tipte herhangi bir oyunda kullanılamayacak mamüllere karşı, belki bir He-Man oyuncağı veya asker seti çok daha mutlu edecek. Salona geçiyorum, gözler hala üstümde, poşetten ambalajı çıkartıyor sonra o yaldızlı ambalajı hop diye yırtarak açıyorum. Çığlık atmamak içten değil.” Anneanneeee” Kadıncağızın kucağa uçuyorum. Elimden bırakılamaz, definelerin definesi, güzellerin en güzeli, mahallenin bütün çocuklarına havayı basıcam. Tekrar bakıyorum, Allahım o benim, bir Fenerbahçe forması. Üstelik alalade de değil, arkasında kocaman 8 rakamı yazıyor. Rıdvan’ın forması.

İlk giydiğim günden sonra çok uzun bir süre neredeyse üstümden hiç çıkarmıyorum. Bulduğum her fırsatta, her aralıkta, her mümkün zamanda o formayı giyiyorum. Şayet yıkandıysa, kurumadıysa, Annem “Hep bunu giyiyorsun başka şey giy artık” diye söylenmediyse, bir kere daha giymemem için saklamadıysa, “kokucaksın artık” diye dırdırlanmaya başlamadıysa ve bu tipte doğaüstü felaketler ve tabii afetler başımıza musallat olmadıysa ben ve üç parçalı sarı – lacivert alabildiğine çakma, sanıyorum pamuklu Fenerbahçe formam ayrılmaz bir bütünün parçalarıyız, etle tırnak gibiyiz, kimseyi tanımadım senden daha güzel şarkısının erken dönem varyantından ibaretiz.

Hastasıyım lan Rıdvan’ın. Gırgır’da “En Kahraman Rıdvan” serisi var. O Rıdvan olduğundan onu da okuyorum. Şeytan Rıdvan’ı izlemek için peder beyefendiyle İstanbul’a gittiğimizde gözümü ondan alamıyorum. Öyle çok futbol bildiğimden değil, ne bileyim yahu 8 yaşında futbol hakkında, ama Rıdvan okulda yeni öğrenmeye başladığımız Atatürk gibi bir şey, öyle bir futbolcu olamaz. Rıdvan dünyanın en iyisidir, Rıdvan herkesden hızlı koşar, herkesi geçer, en olmayacak yerden en olmayacak pası verir, bir anda fırtına gibi defansın üstüne doğru koştuğunda rakip takımın yapacak hiçbir şeyi yoktur.

Benim saçlarım kıvırcık, Rıdvan’ın saçları gibi koşarken dalgalanmıyor, kanat çırpan kuşlar gibi gözükmüyor. Ben biraz ağırım Rıdvan uçak gibi. Ben öyle şık plaseler yapamıyorum, pabucun ucuyla Allah ne verdiyse topa vuruyorum, Rıdvan ayağının içiyle topu karşı kaleye yuvarlıyor. Bir de ben her gol attıktan sonra Rıdvaaaaaan diye bağırıyorum, Rıdvan gol attığında bütün stad bağırıyor. Bu tip küçük farklar dışında Rıdvan ile ben biriz, bütün Fenerbahçeli tanıdığım çocuklar bir, herkes sokakta oynarken “Rıdvan” diye ünlüyor, çünkü hepimiz Fenerbahçeliyiz, hepimiz bu sarı lacivert renklere aşığız ve karşımızda Gassaraylı çocukları gördüğümüzde sağlarından sollarından golleri boşaltmaktan manyakça bir zevk alıyoruz.

Ha bir fark daha var, ben hiçbir Galatasaraylı tanıdığım çocuğu Rıdvan’ın Hayrettin’i dellendirişi gibi dellendirdiğimi hatırlamıyorum, eh bu da Rıdvan’la farklar kümemizin doğal elemanı olsun.

Hayatımın en acı, en kötü anları değil belki ama, o devirler için kesinlikle kayda değer acıları Rıdvan’ın sahalara dönecek, yeniden sakatlandı haberleri ile birlikte geçti. İnsan medyaya düşman olur, gazeteleri yakası gelir. Bir gün elinize alıyorsunuz, hemen en arka sayfayı açıyorsunuz, bir haber Rıdvan sahalara dönüyor, antremana çıktı, sevinçten içim içimi yiyor. Sahaya çıkacak, bir kere daha herkesi çalıma dizecek, golleri izleyeceğiz, öbürsü gün Rıdvan gene sakat. Menisküs diye bir bela var, ne olduğunu anlamıyorum, sorduğumda da tatmin edici bir cevap alamıyorum ama öyle bir bela ki bu Rıdvan’a musallat olmuş, sahada uçuşmasına mani oluyor, onun sarı lacivert çubuklu forma ile sahaya süzülen bir kuş gibi inmesini bir türlü izlettirmiyor bize. Nedir ne değildir bilmiyorum ama felaket derecede nefret ediyorum. Bir bu menisküsten, bir Rıdvan’ı sakatlayan Trabzonlu Yesiç’ten bir de Pazar günleri Red-Kit’in bitmesinden sonra başlayan klasik müzik programından, haftasonu ödevini yapmam gerekiyor.

O zamanlar benim ve çevremde tanıdığım tüm Fenerbahçelilerin futbola karşı bir aşkları varsa, o aşkın bütün önemli hikayeleri Rıdvan’lı anılardan mürekkeptir. Elbette başka güzellikler gördük, bir Gençlerbirliği maçından önce ısınma sırasında Jay Jay Okocha’nın topu 20 kere filan sektirip sonra ensesinde durdurması, Nielsen’in sol ayağıyla çektiği bir şutun rakibin midesine inmesi ve adamcağızın yere iki seksen uzanması, efsane takımdan Tony Schumacher’in sapsarı forması, kabus gibi geçen 90larda Oğuz’un sahanın her yanına attığı diagonal paslar, Uche- Högh, Nasıl koydu ama Aykut Kocaman, sayarız da sayarız, bileşkesinde en heyecanlı anlatacaklarımız Rıdvan’dan başlar, Rıdvan’la biter. Rıdvan bir insanın ilk kez Moonlight Sonata dinlemesi gibidir, Bach’ın Air’ini duyan birinin klasik müzik hakkında tekrar düşünmesidir, Jazz’a Ella ve Frank’i dinleyerek başlamak, Metallica’nın Black albümüne sahip olmaktır. Rıdvan Fenerbahçeliler için ilk sahip oldukları bilgisayardır, Amiga 500’de oynanan Sensible Soccer’dır, ilk kurulan internet bağlantısı, televizyonda Red-Kit’in başlaması, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sını okumak veya o unutulmaz Pal Sokağı Çocukları romanıdır.

Rıdvan’ın Fenerbahçeliler için durumu böyle olduğu için de, bir gizli hazine gibi, dini bir menkibe gibi, sümme haşa sahabenin Hz. Ali’yi görmesi gibi, dilimizin dönmediği, anlatmaya bile cesaret bulamadığımız bir kutsi konuya döner. Biz Rıdvan’ı Fenerbahçelilerle hadisler aracılığıyla konuşur, anıları canlandırır, sağdan soldan her yönden bulduğumuz küçük detaylarla birbirimize izah eder, ne gördüğümüzü tarife çalışırız. Zira bu anılar, tespitler ve muhabbetler yekünü bir futbol muhabbetinin anılar bölümüne tekabül etmez, bizler bu anılar, tespitler, cümleler, maç günü hatıratıyla birbirimize kutsalımızı izah etmeye, onu övmeye, onu olduğu gibi göstermeye gayret ederiz. Bu cemaate girmemiş, o kutlu günlerde o şekilde olanı izlememiş insanların bunu anlama şansı bulunmaz, diyelim siz 3 Mayıs’taki maçı izlemek yerine okulda çelik çomak oynadınız, benim size Rıdvan’ın ne olduğunu izah etmem bu saatten sonra bu evrende mümkün değildir. Belki bir duygu yaratabilirim, gerçeğin kenarını görebilirsiniz, bizim gördüğümüz bütünün, batın olanın yanından bile geçemezsiniz.

Dikkat edin, Fenerbahçeliler Rıdvan ile ilgili yazılar yazarlar, bloglarda, gazetelerde bir maç anısını anlatır, ne günlerdi o günler diye başlayan, vay babalar tonlu makaleler düzerler, hiç kimse bir kutsalı tarif etmeye kalkacak kadar şaşırmış olamaz. O kadar çok hikaye anlatıp, o kadar az hak ettiği sıfatları kullandık ki Rıdvan için, bir araba insan neredeyse “iyi bir futbolcu” zannedecek onu, hadi biraz hızlı, bileği yumuşak, kıvrak bir adam ama hepsi bu. Değil kardeşim, Rıdvan iyi bir futbolcu filan değil, Rıdvan hızlı, bileği yumuşak, kıvrak ve zeki bir adamdan ibaret değil, Rıdvan bizim futbola aşkımızın cisimleşmiş halidir, bu futbolu iyi, güzel, değerli, bir aşkın konusu yapabilecek bütün deruni duyguların somutlaşmış karakteridir

Nedir Rıdvan?

Don Kişot’u yel değirmenlerine karşı kavga eden bir şövalye özentisi sanıp paketleyip koyamazsınız, Gregor Samsa böcekleşmiş bir adam değildir, Werther hiçbir dönemde karının tekine aşık olup intihara kalkışmış bir fani veya Paphnuce Thais aşkından delilere dönmüş bir manyak filan olamaz. Eğer bu karakterlere böyle bakıyorsanız, bu düzeyden bir güzel duyguyu, temel bir erdemi, bir varoluşsal ahlaki kavramı anlamanız mümkün değildir, Rıdvan’a da bu açıdan bakamazsınız, ona yalnızca bir futbolcu demek, Don Kişot’u eşek üstünde giden bir adama çevirmekten ibarettir. Görüneni ifade eder, gerçeği değil.

Rıdvan önce zerafettir. Rıdvan sahanın içerisinde koşturan herkesin üstünde yükselen ve zerafeti ile, nezaketi ile her birimizin olabileceğinin üstünde sıyrılan, yeteneği, azmi ve zekasıyla bir şövalyelik değerine tekabül eden bir modern çağ kahramanıdır. Rıdvan kötülük yapmaz, fenalıktan uzak durur, o yeteneği ile karşıdakini geçer, kaba kuvvetiyle, Alman fiziğiyle, kondisyon bindirmeleriyle değil, güzellik ve zeka karışımı hareketlerle karşıdakini alt eder. Onun üstüne saldırırlar, bacağına dalarlar, formasından tutarlar, çekiştirip bir kenara atmaya kalkışırlar, onu yakalayamazlar, ona el süremezler, ona dokunamazlar. O saha içerisinde dolaşan bir melek gibidir, Şeytan denmesiyse boşa değil, adamı yakar.

Rıdvan bir ahlak sembolüdür, sarı – lacivert forma içerisinde yüzünde tebessümüyle karşıdakinin elini sıkarken bir centilmenlik anlaşması yapar, ben seni yenmek için bu maç elimden gelen her şeyi yapacağım der, beni göremeyeceksiniz, bana yaklaşamayacaksınız ve sizin kanatlarınızdan bir rüzgar gibi uçup kalenize gideceğim, öyle paslar vereceğim ki engel olamayacaksınız ancak ben size düşman değilim, ben bunları yapmaktan zevk alıyor ve mutlu oluyorum, ben bu işi iyi yapıyorum.

Karşıdakiyle kişisel bir şey yoktur, onlar da ellerinden geleni yapmaktadırlar, Rıdvan karşıdakine zarar vermeden bunları yapmaya yönelmiştir, o işini iyi yapar, o işini iyi yapmanın, zerafetle, efendice yapmanın sembolüdür.

Ve öyle güzeldir ki bu şövalye ahlakını, futbol bushidosunu izlemek, bizler futbolun kendisinden büyük bir şeylere tekabül edebileceğini, iyiyle kötü, doğru ile yanlış, ahlaklıyla ahlaksız, zarifle kaba arasında bir seçenekler şemasına tekabül edebileceğine inanırız. Öyle güzeldir ki, Hayrettin kalesinden çıkıp dövmek için saldırdığında ona dahi kızamayız, çaresizliği içerisinde böyle acınacak bir hale düşmesine önce şok oluruz, sonraki yıllarda da kahkahalarla anlatırız.

Rıdvan bayraktır, Rıdvan formadır, Rıdvan kendisinden sonra her 8 numaralı formayı giyecek olan adamın önündeki sorumluluk alanıdır, bir sınır boyudur. Her 8 numaralı formayı görüşümüzde biz o formayı giyenle Rıdvan’ı karşılaştırırız, Rıdvan gibi olamazsa ayıplar, onun gibi ahlaklı ve zarif bir şekilde oynayamazsa o formayı ona yakıştırmayız. Çok hızlı, çok becerikli, gol yollarında etkin filan olması da gerekmez, böylesi haksızlık olur, ancak o ahlakı, o ruhu vermesini biz talep ederiz.

Rıdvan, Fenerbahçe hakkındaki güzel anılarımızdır. En kötü zamanda dahi hatırladığımızda yüzümde gülücükler açtırandır, kimsenin atamadığı çalımı atan, kimsenin veremediği pası veren, kimsenin koşamadığı gibi koşandır.

Benim canım acıyor kardeşim, “Yapsana. Olsana Barcelona’ya teknik direktör” cümlesini okuduğumda. Eusebio'ya dönüp "Real'i yönetsene" diyemezsiniz, George Best Manchester'ı Allah günü eleştirdi kimsenin aklına "Manchester'ı yönetsene, olsana" diye yazı yazmak gelmedi, hiç kimse Pele'ye dönüp de "Hadi git Milan'ı çalıştır sıkıyorsa" demez, diyemez.

Rıdvan Barcelona’nın herhangi bir teknik direktöründen daha fazlasıdır, Türkiye’de futbolu divan edebiyatının bir parçası haline getiren, golü zafer kelimesine, topu aşka evriltendir.

"Olsana" değil,

Sarı Lacivert yalnızca iki adet renk kardeşim, futbola duyduğumuz aşk olur içinde Rıdvan olunca. "

Hiç yorum yok: